Fazıl Ulutürk'ün Anıları - Şair Rasim Köroğlu - Resmi Websitesi

Ara
İçeriğe git

Ana menü:

Fazıl Ulutürk'ün Anıları

Anılar
Fazıl Ulutürk
 
 
Fazıl Ulutürk ve Rasim Köroğlu
Azı Dişim

1993 kışı, Eskişehir'deyiz; ben de, Rasim abi de. Azı dişimin azacağı tuttu, hani hiç çekilmez, insanlar için "diş ağrısı gibi" derler ya, dayanılır gibi değil.
 
O yıllarda nasıl haberleşirdik, nasıl buluşurduk? Şimdi hatırlamak bile zor ama demek ki ev telefonlarını, ofis telefonlarını kullanıyorduk; dumanla haberleşmediğimize göre. Azsın azmasına da  gündüz değil , akşamın karanlığı bastırmış; ne şimdiki gibi özel hastaneler ne de diş hastanesi var. Devlet hastanesinde nöbetçi bulunursa, şansımıza.
 
Ben mi aradım, o mu aradı hatırlayamam ama sonuçta yetiştirdim haberi,
"Dişim çok fena abi!".
"Evde rakı varsa bir pamuğa bir kaç damla damlat dişine bastır" dedi.
Ne muziplik düşünüyorsa. Diyalogu yönlendirmeyi ve bir hikayeye bağlamayı çok severdi. Elime kozu bilerek verdi ya, bu eksende cevap vereceğimi bilirdi.
"Şunu bir şişe yapsak olmaz mı abi?" dedim;
"Anlatayım" dedi. Reyhani'nin bir şiiri var, "Bir Abdullah vardı öldü dediler" diye başlayan; o şiirdeki Abdullah'a benzeyen birisi var, komşu köylerden birinde; adı, Hasan. Hasan'la ilgili bir anısını başladı anlatmaya. Hasan, Beylikova'da Rasim abiyi yakalamış, demiş ki "Hoca bir karnımı doyur"; sormuş hocam,
"Ne istersin Hasan?" diye; o da saymış
"Hamur aşı, yoğurtlu hamur aşı, gene hamur aşı". Eve almış götürmüş, yaz günü olmalı, bahçeye oturmuşlar, hazırda ne varsa Hasan'a ikram etmişler. Etmişler etmesine de Hasan, boyu iki metrelik, yüz kara okkaya yakın, ağustos sıcağında palto giyen, üst üste yedi sekiz çorap giyen; doyduğunu, kandığını bilmeyen bir insan.
"Getir bizim kız, ne varsa getir" diyor Rasim abi'nin eşine ve gelen her yemeğin üzerine de (abartısı hocama ait) tam bir avuç  tuzu gezdiriyor. Üzerine bidonla bir kaç litre suyu devirdikten sonra, kalkmış gitmiş; geğirerek.
"İyi de" dedim,
"Bu hikaye uymadı. Hasan’ın yemekle, benim istediğimin ne ilgisi var?" dedim.
"Az bekle görürsün, bitiriyorum" dedi, devam etti. Bir kahveye gitmiş oturmuş Hasan, onu tanıyan kahveci, Hasan'ın helvayı çok sevdiğini biliyormuş;
"Hadi" demiş, "Hasan, şuradan yarım kilo helvayla ekmek al getir de yiyelim". Hasan'ın ilk tepkisi, "Şunu bir kilo yapsak olmaz mı?" ve ilave etmiş "bir de gazoz"……. Benim rakıyı aldı getirdi Hasan'ın helva talebine bağladı.
"Ben, Mustafa Plancı’yı (bacanağının oğlu, diş doktoru) arayıp sana haber vereceğim" dedi. Öyle de yapmış; aradı "Atla gel gidip Mustafa'yı evinden alacağız, muayenehaneye  gideceğiz" dedi.
Buluştuk, doktora para vermeyeceğiz ya; sordum "Viski alayım mı abi?" diye,
"Al" dedi "Şimdi o para almaz, bu saatte gelen doktorun aklı da bizimki kadardır, öyle yapalım bari, elimiz boş gitmeyelim, Nejdet (Bozkurt) de geliyor" dedi.
Hasılı buluştuk kaşla göz arası kareyi kurduk. Mustafa bey "Oturmadan sana bir morfin yapayım da onbeş dakika sonra çekeriz dişini" dedi. "Kuvvetli morfindir" diye de bilgilendirdi; bilgilendirdi bilgilendirmesine de benim bir kulağımdan girdiyse öbüründen çıkmıştır.
Bir bardak, iki bardak derken sohbet koyulaştı; biz morfini de unuttuk dişi de. Doktoru da kendimize uydurduk.
"Yahu dişi unuttuk, şimdi o morfin de etkisini yitirmiştir, bir tane daha yapacağız" dedi doktor. İkinci morfini de yaptı ve belirlediği sürenin sonunda da dişi çekti, morfin zaman aşımına uğramasın diye kendisi dikkat ederek. Üstüne bir iki bardak daha içtiğimi Rasim abi'nin "İçme artık dokunur" dediğini hatırlıyorum; bir de rahatsızlandığımı. Nejdet abiyle hocam beni aldılar eve getirdiler, en son hatırladığım suyun buz gibi olduğuydu.
 
Ben mi? tabii ki çok içen yada içebilen birisi değildim ama Rasim abi varsa, orda içerdim; o günde öyle yaptım.
 
Ertesi gün öğlene doğru bir telefon Hocam'dan "Nasılsın iyi oldun mu?" "Abi başım dönüyor, midem kötü, akşam çok fena kaçırmış olmalıyım, öyle mi yaptım?"diye sordum."Ben doktora sordum, yediğin morfinlere ve içtiklerine katır bile dayanmazmış, az içmeyi bir türlü öğrenemeyeceksin" dedi  ve güldü.
 
Eminim ki anlatırken gözlerinin içi gülüyordu.
 
Fazıl Ulutürk
Paylaşım Tarihi: 26.02.2015
Yarım Kalan Çay
 
Düz ovada kolay avlanır insan; korunmasızdır, savunmasızdır; bu yüzden ovaları düzlükleri hiç sevmem; belki Türkmen kökenli olduğumuzdan dağlık yerleri severim, dağlar insanı saklar ve bu yüzdendir ki  bir yerlere yaslanmalı; hayatın bir gerçeği bu, en azından benim hayatımın bir gerçeği. Sırtımı Çamlıbel'e yasladım, kendimi hep güvende hissettim, ta ki otuz ekim’e kadar..
 
Sekiz Eylül pazartesi, saat 15.30; şimdi ajandamdan kontrol ettim. Hani güneşi gören başakların güneşe uzanışı gibi, sabahları üzerine düşen çiğ tanelerinden sıyrılıp dikilişleri vardır ya; öyle direnirdim hayata dimdik. Sen varken. Aklıma da gelirdi zaman zaman "Ben bu dostumu yitirirsem, ne yaparım, nasıl tutunurum?" diye. Ve son zamanlarda bunu açık açık konuştuk, hem de defalarca; ikimiz de ihtimal bile vermeden böyle bir ayrılışa. İhtimal vermeden değil aslında, kabullenmeden; yani kendimizi kandırarak veya olmayacağına kendimizi inandırarak ama oldu, gittin. "Sakın bir gün çekip gitme, benim de başımı ateşlere atma" dediğim de her zaman ki gibi gülerek karşıladın ama gülüşün her zaman ki gülüşün değildi, şimdi bile gözlerimin önünde. Sanırım acı acı gülmek dedikleri buydu veya "buruk buruk". Gözlerini tanırdım, o gülmen gülmek değildi; senin gülmenden başka her şeye benzerdi, beni de üzmemek için gözlerini kaçırdın, bir taraflara baktın usulca. "İnşallah olmaz" gibisinden bir şeyler mırıldandın belli belirsiz; kurduğun cümleleri bile beğenmeden. Senin mutfaktaydı bu konuştuğumuz ve 2013'ün güz aylarında; henüz rahatsız değilsin, sigarayı bırakmaya uğraşıyorsun, nikotin ağızlığı falan kullanıyorsun arada da tellendiriyorsun.
 
"Atma başımı ateşlere" demiştim ya gerçekten bilemezdim bunca yakacağını; çok zor geldi. Ne mi o zor gelen? Gittiğine zaten inanmıyorum, zor gelen arayı bu kadar uzatman; uzak bir ülkeye gitmişsin gibi geliyor bana; her an "İstanbul'a indim" diye arayacakmışsın gibi sanki. Tabi ki biliyorum aramayacağını, bu sefer aramayacaksın."Turist vizesi üç ay" demiştin bak o da doldu.
 
Geceleri yazmaya çalışıyorum, kimse görmeden; az önce mutfaktaydım aklıma geldin; burnumdan genzime ne akıyorsa yakmaya başladı, burnumda akıyor, gözlerime hükmedemiyorum. Hani Selahattin Kazanoğlu'nun iki mısrasını çok beğenirdin ya;
"Kirpiklerim birbirine küsülü
 Arasına duvar örer geceler"
Şimdi ben o haldeyim. Yada Abdürrahim Karakoç'un
"Döndü gözlerinde bulgur bulgur yaş
 Sandım can evime döktüler ataş"
dizelerindeki "bulgur bulgur" benzetmesine bayılırdın; "Bu kadar mı güzel benzetme yapılır?" derdin. Şiir güzel de başına gelmeyen bilmezmiş "bulgur bulgur"
 
Sekiz Eylül’de evine gittim, yanımda yeğenim de vardı. Halan açtı kapıyı; Güler. Enfeksiyon korkusundan ne tokalaştık ne sarıldık. Tekli koltuğa oturdun, ben de çaprazına; yeğenim Kıbrıs Tıpta öğrenci, ben de onun ESOGÜ’ye yatay geçişi için uğraşıyorum; bunları konuştuk. Hemen uzandın telefona, o halinle çiğ düşmüş başaklara can vermek için; iş görmek için; kendi rahatsızlığını unutarak. Bu yüzden derim sadece benim için değil, çok insan için Çamlıbel gibiydin. Bu arada Güler, bir bardak çay verdi ama ne çay, o kadar mı güzel olur; meğer sebebi başkaymış. Selahattin hocayı aradın izindeymiş; Mehmet Ali'yi aradın "Bekliyorum" demiş. "Kalk" dedin, "Kalk Fazıl ancak yetişirsiniz", oysa beş dakikada inerdik çarşıya, çünkü Ali de yanımızdaydı. İçim cız etti derler ya öyle oldu; itiraz ettim "Abi şu çayımı içeyim de yetişiriz" dedim. "Çay değil mi ne zaman olsa içersin, haydi ancak yetişirsiniz" diye ısrarla bizi kaldırdın; çayım yarım kaldı; uğurladın. O son çaymış birlikte içtiğimiz; kıymeti buradan geliyor ve o son görüşümmüş. Ne sarıldık, ne öpüştük, ne vedalaştık. Şu anda TV'de 72.Koğuş oynuyor; saat sabahın üçü, gözüm TV'ye kaydı "Yahya kaptan camları kırık pencerenin parmaklıklarına yapışmış, donarak ölmek üzere. Onda kendimi gördüm; kolu kanadı kırık donmak üzere olan bir insan; biraz da iyi geldi yalnızlığımı alırcasına. Sağ üst tarafta da Sabit İnce’nin ışığı yanıyor(facebook'ta) Nasılsın Sabit? bile diyemiyorum, o da bana sorarsa diye. Gerçekten iyi değilim, gerçekten gözlerim gülmüyor; yıldızlara bakıyorum ordaysan diye.
 
Şimdi üç ayı geçti; gelemedim yanına, her gün aklıma geliyorsun ama sanki bir ağırlık var ayaklarımda. Eminim "Sana güvenip de yatılmaz zaten" derdin; sen olsan elli kez gelmiştin, ben yapamadım. Çünkü dayanamıyorum, bir yerlerden çıkıp gelecekmişsin gibi geliyor. Güzel bir yazı okudum "İyi dostlar, yıldızlar gibidir; her zaman göremezsin ama orda olduklarını bilirsin" diyor; benimki de öyle, bir yerlerde olduğunu biliyorum;ama nerde? O içten gülen gözlerin nerde?

Fazıl Ulutürk
Paylaşım Tarihi: 12.02.2015
Misafir

2007 yaz ayları. Balıkesir’in Bigadiç ilçesinde Eti Maden tesisleri var. Bağlı bulunduğum şirketin orada bir tesis taahhüdünü yapıyorum, yani fabrika inşaatı. Nasıl Sıcak! Hatırlayanlar bilir cehennem sıcağı türünden. Rasim abi Eskişehir’de o aralar, sık sık konuşuyoruz; "Abi müsaitsen atla gel, işime zararın olmaz ben müsaitim" dedim. 
"Tamam bir düşüneyim ararım" dedi ve ardından aradı, "Yarın geliyorum".

Söylediği saatte Balıkesir’e inecek, önceden gittim karşıladım, geldik Bigadiç'e. Ev var, yerleştik. Biraz dinlendikten sonra fabrikaya gittik, inşaatı gördü, işyerini gezdik, arkadaşlarla tanıştırdım. Çalışan ekip var, akşam ekibi var, bağlama ekibi var; hemen fark etti. "Bu arkadaşlar Romen mi?" diye sordu. "Evet abi" dedim. "Zaten işten başka her şeyle ilgilenirsin, bu ekipte kesin bağlama var değil mi?" diye sordu. Bağlama da var, keman da var abi" dedim. Güldü,"Hepsini anlıyorum da nasıl zamanında yetiştiriyorsun bu işleri ona aklım ermedi" dedi. "Ben zora gelemem kovsunlar, bu sıcakta iş yapıyoruz" diye geçiştirdim, pişkince. Adamları da kendine benzetmişsin dedi gülerek "Akşam anlarız"

Tabii ki akşamı bekliyorum dört gözle; misafirim gelmiş dünya kıymetlisi, herşeyi  bir gün önceden organize ettim. Eti Maden tesislerinin güneyi sayılır bir iki kilometre yakınından yanılmıyorsam, Gediz çayı geçer. Çayın biraz üst tarafında da bir Çoban çeşmesi var ki yanı yöresi püfür püfür eser. Bizim sac ayağı üç taş, isten kapkara olmuş vaziyette her daim mangal görevi görmeye hazır orda bekler. Yaz ayları olmasına rağmen çeşmenin suyu köyü besleyecek kadar bol. Gittik başına oturduk, eski gazeteleri serdik, gerisi otomatik bir iş bölümü anlayışıyla kendiliğindenmiş gibi geldi. Bağlama çalan arkadaşın adını unuttum, yavaş yavaş düzen veriyor "Bozlak mı?" diye sordu, Rasim abi. "He hocam" dedi bizim usta. Ben ikide bir hocam diyorum ya hemen kaptılar. "Sever misiniz hocam?" diye sordu Rasim abiye. Tam adamına sordun dedim içimden."Sevmez miyim, tilkiye et sorulur mu?" diye ustayı hem rahatlattı, hem motive etti. Gelen gelene; müessesedeki arkadaşlara söylemiştim misafirim gelecek diye; gecikmediler. Devlet memurları alınmasın bazıları böyle ortamlarda "Siz bir durun hep ben konuşayım" der; böyle bir iki arkadaş var ama usta büyük usta; girdi sohbete. Ben rahatsız olacağından korkmuştum, öyle olmadı. O çok konuşanların dili lal oldu, sustular, beni bile konuşturmadılar. Rasim abi bir dörtlük okuyor elbirliği etmişçesine bağrışıyorlar "tezele, tezele”. Bunun da hikayesini anlattı hemen kaptılar.Bir türkü, bir hikaye, bir bozlak derken nasıl geçti anlamak mümkün mü, gece yarısını geçti. Dağılacağız; o iltifatlardan bana düşen bile insanı şımartmaya yeter; göğsüm kabardı. Hemen ertesi gün "mümkünü yok biz de sizi misafir edeceğiz" diye hocamdan söz almadan bırakmadılar.Bir günde ünü hem ilçeye hem Eti Maden'e  yayıldı.

Bir kaç gün kaldı. Doyumsuz birkaç gündü. "Yakınlarda program var mı abi?" diye sordum. Bu ay içinde yok, ondan sonraki ay olabilir" dedi. Bütün programlarını haber verirdi, gitme şansım olmasa bile paylaşırdı. Balıkesir'den uğurladım, bu değişikliğin iyi geldiğini söyledi. İki hafta kadar sonra bir telefon, arayan Rasim abi "Müsait misin?" dedi, "evet abi" der demez, "bak kimi veriyorum, Ekrem Çelebi, tanış" dedi, çekildi. Şaşırdım, neler dedik neler konuştuk şimdi hatırlayamam ama "böyle bir insanın dostu olduğunuz için çok şanslısınız" dediği kesin. Sürprizleri de kendine has özellik taşırdı. Meğer TRT’de programları varmış, Gülşen Kutlu, Ekrem Çelebi ve Rasim abi; bir fırsatını bulunca aramış. "Gülşen Kutlu'yla tanıştırmayacak mısın abi?" dedim . "Olur olur sen bir mütevazi olmayı öğren önce" dedi ve güldü.

Gözlerinin içi gülerdi bunları anlatırken.

Fazıl Ulutürk
Paylaşım Tarihi: 09.02.2015
İnsanın Nazı Dostuna
 
Kıvrak zekalı insanla uğraşmak zordur ama alışınca tiryakilik yapıyor. Nazına, öfkesine, sitemine, aksiliklerine, huysuzluklarına hem katlanıyor insan, hem de alışkanlık yapıyor; bir süre sonra aranmaya başlıyoruz. Tüm güzelliklerin böyle bir bedeli olsa gerek. Dostluğumuzun temelinde güven ve muhabbet vardı, bunu ikimiz de bilirdik ve zaman ilerledikçe bunu daha çok besledik. Ama bu demek değildir ki çatışmazdık yada sürtüşmezdik. Basbayağı bal gibide inatlaşırdık, tartışırdık ama ölçülü, asla kırıcı, incitici değil. Öyle bir noktaya geldik ki artık kırmayı da incitmeyi de istesek bile beceremezdik; o amacını aşan bir davranış olurdu.
 
2013 yılı yazı, temmuz yada ağustos sanırım. Eskişehir'deyim, aşırı sıcak, Rasim abi de, ben de eve kapandım, üzerimde bir ölü toprağı, sabahlara kadar yapacak bir şeyler buluyorum; akşama kadar da yatıyorum. Ha bugün arayım ha yarın arayım derken üç haftaya yakın zaman geçti; günleri sayıyorum. Sayacağına ara! Fırça yemeye, azarlanmaya çok mu meraklısın? Dedim ya alışmak başka bir şey, tarifi bile zor, uyuşturucu gibi bir şey. Bir telefon Rasim abi! 

"Fazıl sen ne biçim bir insansın?" Soru açık ve net. Her insanın harcı değildir böyle bir soruya makul ve anında cevap vermek; benim hiç değil. Tepemden aşağı kaynar sular döküldü, tırnağımın ucuna kadar terlediğimi hissettim. "Abi hayırdır ne oldu?" diye kem küm ettim, savunmamı kendim bile beğenmedim o an. "Yahu ne ararsın, ne sorarsın, ne telefon edersin" dedi; sözünü kestiğimi hatırlıyorum "abi nerdesin?" Sesinde sitem var, öfke var ama başka bir şeyler daha var; onu tespit ettiğim an rahatladım. Özlem var. "Hemen geliyorum" dedim, taksi çağırdım bir nebze affedilebilmek içgüdüsüyle. "Sağlık il müdürlüğünün bahçesindeyim" demişti, yazın mesken tuttuğumuz yerlerden birisi; on dakikada oradaydım. Buluştuk, sarmaş dolaş, hiç o değil bağırıp çağıran. Ne ben sordum ne o söyledi; "Şu bizim Muharrem'i de arayalım da akşam oturup bir sohbet edelim; Nazım'ı da (Akar) arayıp kızdıralım (gelemeyecek ya)". Muharrem (Atabay) sağ olsun böyle durumlarda iki eli kanda olsa yetişir, işini gücünü erteler mutlaka gelirdi. Muharrem’i aradı geliyor. Dedik ki Nazım’ı da arayalım da yetişme şansı var kullansın, her defasında takılıyoruz deyim yerindeyse delirtiyoruz. Rasim abi telefonu çaldırıyor, Nazım, "alo" deyince telefonu bağlamaya doğru uzatıyor, Muharrem o güzel sazıyla, sesiyle devam ederken; dinletiyor. Nazım başlıyor sitem, sitem de değil isyan etmeye. "Ne bu sizin bana çektirdiğiniz? Bir Halilbağlı bir Okçulu canıma yeteceksiniz, Muharrem'i de aldınız keyfiniz keyf. "Tutan mı var atla gel, hızlı tren var" diye teline teline basardı hocam. Nazım Bozlak ve bağlama delisi, tam bir Muharrem Ertaş tutkunu. Aradığımızda saat gece ya on yada onbir, gelme şansı yok.
 
"Bu sefer arayalım da vakti var, gelebilirse gelsin" diye aradı Rasim abi. Telefonun sesi dışarıya açık ben de dinliyorum ki gereken yerde parazit yapabileyim. "Tamam" dedi, Nazım. "Hemen geliyorum, benim kayınbirader geldi Almanya’dan, hepimiz toplandık Gölbaşı'na piknik yapmaya geldik; onlar devam etsinler ben geliyorum". Rasim abi "Kesin inandım, benim etrafımda akıllı insan olmayacak; yahu misafirlerini Gölbaşı’nda mı bırakıp geleceksin?" diye müdahale etti. Nazım’ın umurunda mı, savunma hazır: "Onlar yabancı değil, kendileri piknik de yaparlar, eve de giderler". Zorbela ikna ettik gelmemesi için Nazım’ı; gece arayıp kızdırmamak konusunda söz vererek. Kızdırmaz mıyız hiç; o doyumsuz ortamı yakalamışız, bilmem kaç zamandır görüşmemişiz, saat on, onbir olur da aramaz mıyız, Nazım’ı. O sohbetin arasında tuzu biberi olsun diye şeytan dürtmez mi? O cd'lerde izlediğiniz ne kadar fıkra, skeç, espri, şiir, anılar ve daha neler neler var ya; onların pijama terlik ortamındaki halini düşünün, üstelik bağlama eşliğinde, ağız dolusu kahkahalarla yaşandığı ev Rasim hocam'ın eviydi. Bizim için abartısız dergahtı, meşk ettiğimiz,keyif aldığımız ve ders aldığımız.

Her gün arardım Eskişehir’deyken. Böyle alışmışım; o da böylesine alışmış. Sesinden anlardım rahatsız mı, morali mi bozuk? Rahatsızım demezdi, en iyi ihtimalle "Biraz keyfim yok, sanırım boğazlarım" derdi. Yeminliydi sanki kimselere yük olmamaya. "Seni kardeşlerimden hiç ayırmadım; Muharrem’i de evlatlarımdan” dedi ve uğurladı bizi. Uğurlarken ne mi yaptı?
Elbette ki gözlerinin içi gülüyordu.

Fazıl Ulutürk
Paylaşım Tarihi: 05.02.2015
Şiirlerin Efendisi

Neyimi paylaşamadım? Yıl 2008 nisan, Rusya'ya dahası Sibirya'ya gittim çalışmak için. Kar diz boyu derler ya değil, metrelerce. Hava sıcaklığı -30 derecelerde. Sürekli gündüz gece yok; otur pencerenin önüne sabaha kadar oku ışıkları yakmadan. Rasim abiyle sık sık konuşuyoruz, sordum. "Abi burada iş dışında yapacak bir şey yok, her taraf bembeyaz, dışarısı soğuk; ne yapmalı? Yaz dedi, ne yazarsan yaz ama sakın yazdıklarını geri dönüp de okuma; belki çok sonraları. Sanıyorum dönüp de okursam beğenmediğim yerleri değiştireceğim endişesi vardı; ilk haliyle kalmasını istedi. Öyle de yaptım ama yanlış yaptım. Bunu bugün anladım.
 
Ömrümüzün belki de hiç ertelenmemesi gereken sarı lira gibi saklanmaması gereken anılarını; saklamışım tozlu ajandalarda, paylaşamamışım. Hani şarkıdaki  gibi ya ben vermekte geç kaldım yıllarca, ya hocam erken gitti. Yazının bir yerinde ne demişim bir bakalım, virgülüne dokunmadan.
 
"Şu anda hem yazıyorum hem Türkiye’yle mesajlaşıyorum; evimle ve çok can dostum şair, aşık, yazar, eğitimci, araştırmacı sevgili Rasim Köroğlu’yla. Taşlamanın gerçek ustası, doğaçlama şiir üreten, benim kadar olmasa da biraz saz çalan, aşıklık geleneğinin tüm tanımlarına uyan bir aşık. O bir edebiyatçı, Halk Edebiyatçısı. Çok iyi ,bence en iyisi. Bu demektir ki aynı zamanda bir Divan Edebiyatçısı. Hepsi bir yana benim dostum."
 
Bir başka yerinde şöyle demişim. Rasim Hoca’ya sorarsanız iki konuyu bilmediğim kesindir. Birincisi saz çalmak diğeri mütevazi olmak. Bu ikisi nedense benim semtime hiç uğramamış. Ofiste saz bekliyorum; genç arkadaşların birisinde varmış. Saz gelmeden memlekete iki takım yedek telle bir avuç tezene siparişi verdim. Şimdi sorsak bizim üstada (Rasim Hoca’ya), 'Birde saz çalan birini götürseydin olurdu' der sanırım. Sanırım değil, der. Çok güzel türkü çalar Rasim hoca, repertuarı çok çok zengindir. Söylemek gereksiz, türkünün ustasıdır o. Çünkü şiirin ustası müthiş bir şair. Birinci sınıf bir taşlamacı, bana göre üstüne yok. Taşladı mı şeytan taşlar gibi o şiir bitesiye,taşlanan hakkı olanı alasıya, her kaç dörtlük yetecekse (bu da taşlananın neyi hak ettiğini gösterir) o kadar taşlar, hicveder. Diliyle kalemi birbirine çok benzer de diliyle yüreği farklıdır. Biri zehir zemberek diğeri o koca bedene sığmayacak kadar büyük, yumuşak, incitmekten korkan. Bendeki yeri oldukça ayrıcalıklı bu can dostuma; zaman zaman döndüğüm olacaktır yazarken. Çünkü o bir tez konusu üç beş satıra sığmaz; ki hakkında yazılan bir tez zaten elimde.
 
Orhan Kemal'i Orhan Kemal yapan, bilirsiniz Nazımdır. 1940'ta Bursa cezaevinde Nazımı dört gözle bekliyor ve gelir gelmez eline; yazdığı şiirleri tutuşturuyor. Okuyor, Nazım dinliyor; ardından malum soru geliyor. "Nasıl olmuş üstad?" Nazım beklemeden vermiş cevabı "Sen şiiri boş ver, yaz; roman yaz, öykü yaz, ne yazarsan yaz" İşte Orhan Kemal’i edebiyat dünyamıza kazandıran bu diyalogdur. Rasim abinin deyişiyle "yanlış anlaşılmasın" ne ben Orhan Kemal’im, ne Rasim abi Nazım Hikmet. Çağrışım yapan tüm benzetmelere kızardı. Ben fazlasıyla şanslıydım. Rasim Köroğlu'nu tanımaktan büyük şans olurmu? Yaz! dedi, ben de yazdım. Yazdım ama paylaşamadım, geç kaldım yada o erken gitti. Sizler öyle yapmayın sevdiklerinizle paylaşın. Hiç şiir yazmadım şunun dışında ve sordum Rasim abiye. "Şimdi dedim, İhsani olsaydı, ne derdi?" gönderdim.
 
"Ak değilim,pak değilim,
 Kulum ,enel-hak değilim.
 Sen yarattın beni böyle
 İtikadım yok değilim.”
 
3.mısrayı serbest bırak dedi, ben de o haliyle düzelttim. Şimdi oldu dedi. Şiirden taviz vermezdi; kendisine bile. Şair Eşrefin o dörtlüğüne bayılırdı "Kendimi hicvetmezsem namerdim" diye biten. Şiirlerin efendisiydi O.
Şiir konuşurken gözlerinin içi gülerdi.

Fazlı Ulutürk
Paylaşım Tarihi: 03.02.2015
Haddeden Geçmiş Nezaket 

"Haddeden geçmiş nezaket yal ü bal olmuş sana" derken Nedim, sanki 17.yy.dan Rasim hocamı almış bizim yüzyıla taşımış. Taşımış taşımasına da Feyzi Halıcı öyle demiyor. "Rasim Köroğlu İçin" başlığı altında
"İnsanız, sanmayın kemiğiz, etiz
 Ne yalın başlangıç, ne nihayetiz.
Ve ilave ediyor "İnsanın her hali bir değildir, aynı değildir"
 
Bu iki tarifin ikisine de karşı gelen; ikisini harmanlamış bir yapısı vardı Rasim abinin. Tarihin derinliklerinden süzülen, toplumun kültürel dokusunda damıtılmış ne varsa onun ilgi alanı değil, neredeyse yaşama sebebiydi. Elbette ki çok nazikti, değil insana; var olan hiç bir şeye kıyamazdı. Ama bu demek değildir ki, kızmazdı, sinirlenmezdi. Her hali bir değildi, oda etten kemikten bir insandı. Yüreği okyanus gibi olanın öfkesi de tsunami gibi olur; aklı olan kaçsın.. Ben hiç kaçmadım. "Akıllıdan şair olmaz" derdi. O benim dostumdu, yani  matematik olarak en iyi şartlarda "yarım akıllı" olabilirim.
 
Yokluk denilen zıkkımın insanın mayalanmasındaki yerini ararsanız; bizim topraklardan daha elverişli bir yer bulamazsınız. Rasim Köroğlu'nun mayası da hamuru da bu topraklardır. Bizim kuşağımız yokluğu da çokluğu da gördü. Özellikle yokluk; kalın çizgiler bıraktı hepimizin hayatında.
 
Babası Abbas Amca, Halilbağ’dan Beylikova’ya inmiş, bizimkiler de Okçu’dan, 1953 gibi. Fotoğraf neredeyse aynı; biraz tarla almışlar, çalışacaklar; belki biraz daha tarla alacaklar ama ve mutlaka çocukları okutacaklar. O yılların en çok kullanılan yakıştırması "Ceketimi satıp çocukları okutacağım" idi. Buraya kadar iyi de ortada satacak ceket yok, çocuk çok, makine yok, traktör yok, çiftçilik tamamen insan gücüne dayalı. Elle, Veysel’in dediği gibi "yüzün yırttım tırnağınan elinen" deyip saldıracaksın toprağa. Her zaman da gülle karşılamaz, ektiğini alamazsın. Her zaman kadir kıymet bilmez, dinlendirmezsen aç bırakır.
 
HELVA.. Var mı şimdi çocuklardan "helva isterim" diyen?. "Akhalvaydı" adı; gündeliğe giderdik ne kadar çocuk varsa tarlada helva verecekler diye, günlük bir lira. Sinema 50 kuruş, gazoz 25 kuruş.. Sinema param olmayınca gider filmin arasını beklerdim; ya Rasim abi ya Zeki Akyazı yada Nejdet Bozkurt beni içeri alırdı.
 
Kalabalık bir ailesi vardı, Abbas amcanın. Üç, dört tane çocuk okuyor. Kendi tarlasının dışında ortak tarlalar da ekiyor. Hayatı şahdamarından yakalamış ölesiye bir mücadele içinde. Tarlaya gündelikçi götürecek para lazım, onlara öğlen yemek verilecek. Organize sanayideki hazır yemek fabrikasına telefon edeyim getirsinler; yok böyle bir şey. Para da ya yok, ya çok sınırlı, velhasıl veresiye alınacak.
 
Tam da sohbetin burasında Rasim abinin gözleri; o ışık saçan gözleri, bir anda buğulandı çakmak çakmak oldu öfkeden. Şöööyle bir "lahavle" çekerken insan ellerini uzatır başını sağa veya sola istem dışı döndürür ya o da öyle yaptı. Oturduğu yerden hafif yeykindi geri oturdu, "İnsan demek çok zor böylesine" dedi. Yüzüme bakmazdı tam olarak bu sözü söylerken, suç işlemiş gibi; sorumluluğunu sadece kendisi üstlenmek istercesine. Öfkeyi bal eyleyecek kadar nazikti. "Kim o abi?" diye sordum, zamanın güçlü esnaflarından birini söyledi. Abbas amcaya bir süre ihtiyaçlarını veresiye vermiş ama o gün tarlada çalışan insanlara götürmek için gelmiş bir teneke reçel almış deftere yazdıracak. "Borcun çoğaldı ödeyemezsin" diyerek reçel tenekesini Abbas amcanın elinden almış. Sevgili Mehmet Ali Kalkan al sana bir "Dürzü" daha. Terlerdi bunları anlatırken, kendisi de der ya elini ayağını nereye koyacağını bilemezdi, kül tabağından benim sigarayı alırdı, benim bardaktaki çaydan çekerdi bir yudum. Yani insandı insana özgü ne varsa yapardı. "Sonra ne oldu abi?" diye sordum. Geriye yaslanıp şöyle derin bir nefes aldıktan sonra "Ne olacak, babam geri dönülmez yola çıkmış, mücadeleyi kazandı, bir sürü tarla aldı, işleri düzeldi". "Diğeri?" dedim bilmeme rağmen "Sonu çok kötü oldu iflas etti, el içine çıkamadı" dedi.
 
"Bobam" derdi anlatırken.. "Niye boba diyorsun, senin gibi dil ustası?" derdim.. Alışmışım, ta çocukluktan, o da benim kusurum olsun dedi. Bu öfkeden bu atmosferden çok çabuk çıkar yanında her kim veya kimler varsa konuyu değiştirir başka güzel bir anısını anlatır veya şiire getirir; ne yapar ne eder ortamın gerginliğini alırdı. Binlerce şiir ezberindeydi; yüzlerce Aşığın hayatını, şiir anlayışını ve şiirlerini bilirdi. Sefil Selimi’den girer Reyhani’den çıkardı.
 
Yine şöyle bitirelim.
"Yüreğinin şavkı yüzüne vurur ve gözlerinin içi gülerdi" anlatırken. 

Fazıl Ulutürk
Paylaşım Tarihi: 30.01.2015 
Babası Arabayı Devirince

1991 yaz olmalı, Abbas amca (Rasim hocanın babası) rahmetli; Beylikova’da ziraatla uğraşıyor ama yanısıra taksicilikte yapıyor. Hani şu "araba" şiirindeki araba değil ama. O daha önceki arabalardan birisi. Rasim hocam da Beylikova’da öğretmen.

Beylikova’ya üç km kadar mesafede yerleşim yerine de adını vermiş bir tren istasyonu var. Zaman zaman oraya da yolcu götürür getirir. Bir gün yolcusunu götürmüş dönerken kaza yapmış. Arabayı devirmiş. Araçta başkası yok yalnız. "Cana gelsin mala gelmesin"‘ türünden bir kaza, Abbas amcada bir şey yok araba hasarlı.

Babasının birşeyi yok ya düşmüş Rasim hocanın diline; soruyor. "Baba burası dümdüz değil mi?" Abbas amca demiş "evet düz". "E nasıl becerdin dümdüz yolda arabayı devirmeyi? Yere sigara mı düşürdün? Para mı düşürdün?Gözlük mü düşürdün? İğne mi düşürdün, iplik mi düşürdün?" Dedim ya eline diline düşmüş hocamın ama cevabı bulmuş. "Tamam" demiş bunalarak, "Tamam Rasim. Yatırdım, yatırdım ama hesaplı yatırdım bak".

Bunu her anlattığında gözlerinin içi güler o anları tekrar yaşardı. Gel zaman git zaman demiyeyim; birkaç ay sonra "gülme komşuna gelir başına" dedikleri gibi bu seferde Rasim hocam arabayı yatırdı. Beylikova Belediye Başkanının çocuğunun düğününe geliyorlarmış beş arkadaş. Balçıkhisar köyü üzerinden Ankara yoluna bir bağlantı var ki T harfi şeklinde. Balçıkhisar’ı geçince yedi sekiz kilometre inişe geçersiniz ve hiç farkında olmadan önünüze bir yol çıkar, önünüzü dümdüz kesen. İşte o Ankara yoludur, işlek, yoğun ve trafik hızı fazla. Çok dikkat gerektiren bir yol. Yetmezmiş gibi akşam, o da yetmezmiş gibi havada sis varmış. Rasim hocam arkadaşlardan birine (Sadık) hem anlatıyor hem arabayı sürüyor. Ayhan bağırmış "abi abi Ankara yolu!". Olan olmuş durma ihtimalleri yok, Ankara’ya doğru şarampole yat kalk yat kalk durmuşlar, araba devrilmemiş. Kaza aslında çok büyük bir kaza ama "Allah korumuş" dedik.
 
Eskişehir’e getirmiş arabayı tamir edilmesi için bırakmış; uğradı görüştük. "Abi yapabileceğim bir şey varmı?" diye sorsam da "yok ben takip ediyorum" derdi. Birkaç kez geldi gitti, her seferinde görüştük ama bir şey dikkatimi çekiyor. "Beni arabanın yanına niye götürmüyorsun abi, durumu çok mu kötü?" diye sordum. Kaçacak yeri kalmamış olmalı ki gittik, araba deyim yerindeyse perişan durumda. Komple soymuşlar ne kaporta ne koltuk (pek anlamam da) gördüğüm araba dışı bir şeydi.
 
Tabii ki tutamadım kendimi başladım gülmeye. "Gene bir hınzırlık geliyor ya de bakalım ne diyeceksen" dedi. İzin çıktı ya; "abi hesaplı da değil çok hesaplı yatırmışsın" dedim. "Bunu diyeceğini biliyordum onun için getirmedim seni arabanın yanına" dedi. Gözlerinin içi gülerdi anlatırken.

Sivas Üniversitesi’nde tüm Beylikova’nın eniştesi Ali Özkan hoca namı diğer "Kara Ali" abimiz vardı. Anadolu'da yiğit lakabıyla anılır ya Ali hocamda öyle bir Anadolu yiğidi. Birikimi derinliği olan donanımlı bir abimiz. Tabii ki öne çıkan özelliklerinin başında hoş sohbeti, esprileri gelir. Hepimizin hürmet ve saygı duyduğumuz bir insan. Kara Ali'dir o.
Nefes nefese girdi Rasim hocam içeri "Kara Ali, arabayı yatırmış ama bendende hesaplı yatırmış" dedi bir çırpıda.. "Ya hayırdır geçmiş olsun" falan derken anlattı.
"Sivas'ın güneyinden bir çevre yolu geçer ama abartısız havaalanı gibi. Ali hoca yeni bir araba almış Erzincan istikametine gidecek, Sivas’tan inip sola dönünce yani çevre yoluna çıkınca bakmış koskocaman bir tabela (Lütfen Emniyet Kemerinizi Bağlayınız)". Biz ağzımız bir karış açık bekliyoruz dahası dinliyoruz sonunu neye bağlayacak diye. Devam ediyor hocam "Ali hoca tabelayı görünce bırakmış direksiyonu başlamış kemer aramaya, bulmuş ta. Bulmuş bulmasına da kemer bir türlü gelmez, asıl gelmez , asıl gelmez; araba da kendi halinde gidiyor. Dur da bağla şunu; karşından gelen yok, arkandan kovalayan yok".
 
Soruyoruz "abi araba kendi halinde ne kadar gider?" "E gitmemiş tabi bir süre gidince araba devrilmiş" dedi ve ilave etti "bereket Ali hocada bir şey yok, arabayı yenilemiş" dedi.

Şiirdeki "mübalağa sanatını" anlatırdı ne öğrendiysek ondan öğrendik. Şiirlerinde de ,düzyazıda da sohbetinde de çok yerinde ve ölçülü kullanırdı. Hayatı şiirdi ya.

Şöyle bitirelim..Gözlerinin içi gülerdi anlatırken..

Fazıl Ulutürk
Paylaşım Tarihi: 28.01.2015
Kaza Namazı

2012 Yazıydı yanlış değilse. 
Rasim hocayla Ankara Kızılcahamam'a gittik. Sevgili Bekir Salim de İstanbul'dan gelecek, iki usta Genç İş Adamları Organizasyonu'na şiirli atışmalı güzel bir program yapacaklar; öyle de oldu. Öğlen saatleriydi oraya ulaştık, hoşbeş, sohbet derken vakit gelmiş olmalı ki bizim üstadlar aranmaya başladılar. 
Anladım ki namaza gidecekler; iyi de insan "Sen de gel" der. "Sen şuralarda oyalan; çay,kahve iç" dedi hocam ve gittiler. Namazlarını kılıp geldiler. İkindi böyle, akşam böyle… derken bir taraftan da düşünüyorum ,"ben ne yapayım?" sonunda buldum. Program bitti ayaküstü kritiklerini yapıyorlar ben kayboldum. Beş dakika geçmedi hocamdan telefon. "Nerdesin?" "Camideyim abi" dedim. "İyi de napıyosun orda?", "Ya camide ne yapılır, sizin sabah beri yaptığınızı yapıyorum.." dedim. "Dalga geçme çabuk buraya gel gideceğiz" dedi. "Dalga geçmiyorum abi ne kadar kazaya bıraktığım varsa, hepsini eda edeceğim" dedim.. "Şimdi yandık senin ki bir ayda da tamamlanmaz hadi gel de kalanına Eskişehir'de devam edersin dedi. 
Buluştuk, Bekir Salim İstanbul’a, biz Ankara üzerinden gittiğimiz gibi Eskişehir'e döndük.. Yol boyunca sohbet mi? Nasıl geçtiğini anlamazdım. Bunları yazmakta varmış…

Fazıl Ulutürk
Paylaşım Tarihi: 22.01.2015
Bu Dünyadan Koskoca Bir Rasim Hoca Geçti

Kırkından sonra derler ya hani, kırkbeşimden sonra bağlamaya başladım, "Kendi çalar kendi dinler" dedikleri türden. Pek de öyle değil sanıyorum, çünkü bana sorarsanız Arif SAĞ gibi çalıyorum kimselere duyurmadan. 
Bir gün Rasim abi beni almaya gelmiş bende ona kısa bir konser vermişim, unuttum gitti zaman içinde. Epey bir aradan sonra (Kuru fasulyeyi çok severdi) "Hadi bize gidelim abi kuru fasulye var" diye ısrar ettim. 
Biliyorsunuz ama birde ben söyleyeyim, tarifsiz sıkılgan,nazik, "Aman rahatsız etmeyeyim" düşüncesinde; hassas bir kişilikti. (Beni rahatsız edecek ölçüde hassas) "Gelirim" dedi "ancak bağlama çalmazsan" ... "Peki" dedim……. Gerisi malum... "El vurup yaremi incitme tabip”den girdim Neşet’ten çıktım" "Tamam dedi rövanşını aldın”… 
Kime ne söyleyim kime ne deyim? Koskoca yürekli, çocuk sevecenliğinde gülüşlü, karıncayı incitmekten kaçan, şiiri yaşam-yaşamı şiir olan, tüm yaşamı şiirleriyle örtüşen bir gelenek ustasıydı.. Ben onun sanat gücünü tarif edemem ama kişiliğinden kesitler aktarmaya çalışabilirim. Randevularına hep erken giderdi, bu kez de öyle yaptı. 
Mehmet Ali’nin dediği gibi "İçimde gittikçe büyüyen bir boşluk bırakarak" Ve Muharrem’in dediği gibi "Gitmek hiç yakışmadı böyle bir insana". Ve alışmak düştü bana…

Fazıl Ulutürk
Paylaşım Tarihi: 22.01.2015
"Bilgisayar İşine Nüfuz Ettim Hocam"

"Bu bilgisayar işine artık nüfuz ettim hocam" derdim. "Bak mesaj bile atabiliyorum".... 
Büyük bir ihtimalle "Mesajlar boş olmasın da" diye inceden takılırdın.. Muharrem Kubat hocaya yaptığın gibi..
Şimdi ışıklar içinde ne yapıyorsun bilmiyorum..

Fazıl Ulutürk
Paylaşım Tarihi: 11.01.2015